• Elif ben

    Merhaba!

    Kim bu hepgezesivar deyip tıkladıysanız, hemen merakınızı giderelim! 😊

    Ben Elif. 30’lu yaşlarının ortalarında, özel sektörden kamuya kadar birçok farklı işte çalıştım. Fakat sonunda “Artık çalışmayacağım, mutlu değilim!” dedim ve tam 1,5 yıl önce iş hayatına veda ettim.

    Bu sayfa ise o yoğun iş yıllarında hep benimleydi. Ama hiçbir zaman tam anlamıyla odaklanamadım. Şimdi düşünüyorum da, artık tam zamanı! Hayatı ölçtüm, tarttım ve fark ettim ki yazmak ve anlatmak beni gerçekten mutlu ediyor.

    Peki, bu sayfada neler bulacaksınız?

    • Seyahat notlarım
    • Hayata ve deneyimlerime dair samimi yorumlar
    • Ve asıl hedefim: İyi hissetmek ve iyi hissettirmek!

    Bundan sonra bana ve size iyi gelecek tüm konular hakkında yazacağım. 🌟

  • Marka Peşinde Koşmanın Anlamsızlığı Üzerine

    Son zamanlarda etrafa bakınca herkesin bir “gösteriş yarışında” olduğunu fark ediyorum. Her şey logolarla, etiketlerle, kimin ne giydiğiyle ölçülüyor. Sanki üzerindeki marka büyüdükçe insanın değeri de büyüyormuş gibi bir algı var. Ve açık söyleyeyim…
    Bu bana çok boş geliyor.

    Yanlış anlaşılmasın; tabii ki dış görünüşümüze özen gösterelim. Temiz, düzenli, şık olmak hepimizin kendine saygısıyla ilgili bir şey. Ama “şu çanta şu markadan olsun”, “bu ayakkabı şu sezon olsun”, “herkesin aldığı ürünü ben de almalıyım” düşüncesi… işte orada kopuyorum.

    Bir insanın kim olduğunu, nasıl biri olduğunu anlamak için baktığım son şey markasıdır. Üzerindeki logonun büyüklüğü değil, davranışlarıdır benim için. İnsanlara nasıl konuştuğu, nasıl bir enerji taşıdığı, karakteri, hafifliği, nezaketi…

    Gerçekten komik geliyor bazen. Birileri binlerce lirayı logoya veriyor ama aynı insanlar bir selamı, bir nezaketi çok görüyor. Marka taşıyorlar, görgü, zarafet taşımıyorlar.
    Benim için değer orada başlıyor zaten: sessiz şıklık. Uğraşmadan, bağırmadan, abartmadan… İyi hissettiğin için giyinmek. İnsanların gözüne sokmak için değil.

    Kısacası, markayı hayatının merkezine koyan insanlar bana bir şey ifade etmiyor. Kişi ne ise odur. Bunu da çantası değil, yaşam şekli gösterir.

  • Avrupa Noel Pazarları:

    Her yıl Kasım-Aralık ayı yaklaştığında içimde garip bir heyecan başlıyor. Sokak lambalarının altında buharı tüten sıcak şaraplar, taze pişen pretzel kokuları, ahşap kulübelerin ışıl ışıl süsleri…
    Noel pazarları benim için sadece bir etkinlik değil, sanki başka bir evrene açılan minicik kapılar gibi.

    Bugüne kadar Almanya’dan İsviçre’ye, Fransa’dan tekrar Almanya’ya uzanan birkaç şehri gezdim. Hepsinin havası, müziği, kalabalığı ve kokusu bambaşkaydı. Ama ortak bir şey vardı: hepsi içimi ısıttı.

    İşte benim gözümden, benim cümlelerimle… 🎄✨

    🇩🇪 Düsseldorf – Lokal, sakin ve gerçek bir Alman akşamı

    Düsseldorf’ta beni en çok şaşırtan şey pazarın lokalliği oldu. Turist kalabalığı yoktu, öyle çılgın alışveriş halleri de değil…
    Tam işten çıkan Almanların “hadi gel bir sıcak şarap içelim” rahatlığıyla doldurduğu keyifli bir ortam.
    Kendimi şehrin bir parçası gibi hissettiğim nadir anlardan biriydi.

    🇩🇪 Bremen – Turistik ama sevimli bir lunapark

    Bremen tam anlamıyla turistik bir lunapark gibiydi! Renkler, ışıklar, müzikler…
    Belki çok yerel değildi ama bu tatlı, oyuncaklı, renkli halinin ayrı bir cazibesi vardı.
    İçindeki çocuğu ortaya çıkaran bir yer.

    🇩🇪 Hamburg – Bir şehir, birden fazla Noel rüyası

    Hamburg’da tek bir pazar yok… birden fazla var ve her biri ayrı bir dünya.
    Deniz kenarındaki romantik pazar, tarihi binaların arasında kurulu olan, mini çarşı gibi olan…
    Hepsi birbirinden farklı, hepsi ayrı güzel.
    Sanki şehir “hangisini istersen onu yaşa” diyor.

    🇨🇭 Basel – Tatlı, sıcak, fondü kokulu bir İsviçre masalı

    Basel’de Noel pazarı gerçekten çok keyifliydi.
    Sanki sakin bir kış akşamında biri önüme dev bir fondü koymuş ve “bu şehir sana iyi gelecek” demiş gibi.
    Ve gerçekten geldi.
    Fondünün tadı, sokakların huzuru, ışıkların tam kararında parıltısı… Basel tertemiz bir mutluluk gibi.

    🇫🇷 Colmar – En masalsı olan

    Ah Colmar…
    Kurabiye adam süslemeleri, rengârenk evleri, çizgi filmden fırlamış gibi duran sokakları…
    Masalsı denir ya, işte onu ilk kez burada tam anlamıyla hissettim.
    Hani bir masal kitabını açarsın ve sayfanın kokusunu bile duyarsın ya Colmar işte öyle bir yer.

    🇫🇷 Strasbourg – “Noel’in başkenti” unvanını sonuna kadar hak ediyor

    Strasbourg bambaşka bir seviyede.
    Büyüleyici kelimesi bile hafif kalıyor.
    Dev ağaç, meydandaki ışıklar, sokaklardaki enerji…
    Sanki tüm şehir tek bir amaç için hazırlanmış: “Size rüya gibi bir Noel yaşatmak.”

    🎄 Bu Yıl Gidememiş Olmak…

    İçimde hafif bir burukluk var.
    Her Aralık, ışıklı stantların arasında dolaştığımı, elimde sıcak şarapla fotoğraf çektiğimi, kulübelerin kokusunu içime çektiğimi hayal ediyorum.
    Bu yıl olmadı ama olsun…
    Belki de bir sonraki seyahatin değeri böyle böyle artıyordur.
    Belki de Noel pazarlarıyla arama küçük bir özlem koymak gerekiyordur.

    Her pazarın bana kattığı küçük bir an var; kimi lokal kimi turistik kimi masal gibi.
    Ama hepsinin ortak bir duygusu var: iyi ki geldim.

    İşte bu yüzden Noel pazarları benim için bir gezi değil, his.

  • Meis Adası: Küçük Ama Büyüleyici

    Küçücük bir ada düşünün; yürüyerek her yerini gezebileceğiniz kadar sade ama bir o kadar da etkileyici. Meis (Kastellorizo) tam olarak böyle bir yer. Kalabalık yok, yüksek ses yok. Güneşin denize veda ettiği manzara karşısında bir içecek yudumlamak dışında yapılacak pek bir şey yok gibi görünüyor işte tam da bu yüzden insanın içi dinleniyor.

    Türkiye kıyılarına bu kadar yakın olup bu kadar farklı hissettiren bir yer daha var mı bilmiyorum.


    Nerede Kaldım? 🏡

    Castellorizon Pansion
    Limana oldukça yakın, sade ama tertemiz bir pansiyon. Odaları mavi-beyaz Akdeniz estetiğiyle döşenmiş. Sahipleri oldukça ilgili ve güleryüzlü. ( akşam yemek yiyeceğimiz Alexandra’s restaurantla da ilgileniyorlar)


    Kahve Molaları ve Manzara Noktaları ☕🌅

    Remezzo Cafe
    Limanın tam kıyısında, denize sıfır bir konumda. Gün batımında burada oturup manzarayı izlemek terapi gibi. Frappe’si çok lezzetliydi, mekanın ambiyansı ise kartpostal gibi.

    Faros Cafe
    Adanın en huzurlu köşelerinden biri. Kahvaltısı basit ama yeterli, kahveleri güzel. Buranın en büyük artısı ise sessizlik. Kitabınızı alıp saatlerce oturabileceğiniz bir yer.

    Castle of the Knights Tepesi

    Kalenin kalıntıları adanın hemen üzerinde, limana bakan kayalık bir tepede yer alıyor. Burası doğrudan ulaşılabilir ve kale duvarları üzerinden tüm limanı, Kaş’ı ve açık denizi seyretmek mümkün.

    St. George (Aya Yorgi) Manastırı Tepesi

    Burada dikkat çeken, dar yürüyüş patikası ve 400 basamaklı merdivenle erişilen tepe. Zorlasa da, tırmandıktan sonra manzara her adımın karşılığını veriyor. Hem limanı hem karşı kıyıyı hem de orta denizi kuş bakışı görmek mümkün


    Yeme-İçme Rehberi 🍴

    Alexandra’s Restaurant
    Taze deniz ürünleri, ev yapımı mezeleri ve samimi ortamıyla Meis’in öne çıkan mekanlarından. Kalamar ve karides özellikle çok başarılıydı. Fiyatlar da ada ortalamasına göre oldukça makul.

    Ta Platania Lokanta
    Biraz daha yerel bir hava isteyenler için ideal. Bahçesinde asırlık bir çınar ağacı var. Menüdeki her şey ev yapımı gibi; musakkasını özellikle öneririm. Lokallerin tercih ettiği bir yer olması da ayrı bir güven veriyor.


    Denize Nerede Girdim? 🏖

    Saint George Beach
    Burası Meis Adası’nın en bilinen plajlarından biri. Küçük, huzurlu ve oldukça temiz.
    Kayalıklardan denize girilen bir yapısı var ama içinde şezlong, şemsiye ve içecek alabileceğiniz küçük bir işletme de mevcut.
    Suyun berraklığı inanılmaz. Günü burada geçirmek ideal…


    Mavi Mağara: Meis’in Taçlı Mücevheri

    Adanın en büyüleyici deneyimi hiç şüphesiz Blue Cave (Mavi Mağara). Sadece küçük teknelerle girilebilen bu mağarada, içeri sızan güneş ışığı suyu neon bir maviye çeviriyor. Sessizce içeri girdiğinizde duyduğunuz tek şey suyun sesi. Gerçekten büyüleyici bir an. Rehberli turlar genelde sabah saatlerinde yapılıyor, kaçırmayın.


    Küçük Notlar:

    • Meis çok küçük ama her köşesi fotoğraflık.
    • Alışverişlik pek bir şey yok, beklenti düşük tutulsun.
    • Adada Türkçe bilen birkaç kişiyle karşılaşmak şaşırtıcı derecede olası.
    • Feribotla gidiş geliş oldukça kolay ve konforlu.

    Sonuç?
    Meis Adası “bir yerlere kaçmak” deyimini tam anlamıyla yaşatan bir rota. Sessizlik, doğa, lezzet ve deniz… fazlası yok, eksiği de yok.
    Kalabalıktan, karmaşadan yorulanlar için bir gün değil birkaç gün kalınmalı dedirten bir ada.


  • Yunan Adaları: Burnumuzun Ucundaki Huzur

    Yedi yıldır ilk kez vizesiz bir yaz geçiriyoruz ama gelin görün ki vize olsa da olmasa da Yunan Adaları hala en mantıklı kaçış rotası.

    Evet, fiyatlar arttı. Evet, döviz kuru can sıkıyor. Ama Türkiye’de bir haftalık yaz tatiline vereceğiniz parayla, Yunan Adaları’nda çok daha sakin, çok daha nitelikli ve gerçekten “hizmet gibi hizmet” bir tatil yapmak hala mümkün.

    Son yıllarda Samos, Midilli (Petra), Sakız ve Meis adalarını gezdim. Hepsine Türkiye’den feribotla geçerek ulaştım. Mesafeler kısa, yolculuk pratik ama vardığınız yerin atmosferi bambaşka. Bu adalar bir “başka dünya” değil; aksine, bizde unutmaya başladığımız sakinliği, sadeliği ve samimiyeti hatırlatıyor.


    🏝 Samos

    Kaldığımız otelin kendi plajı olması büyük bir avantajdı. Sabah kahveni denize karşı içiyorsun, akşam yemeğini yine deniz kıyısında yiyorsun. Tam bir kafa dinleme tatiliydi.


    🌅 Midilli (Petra)

    Yine plajlı bir otelde konakladım ve çok keyif aldım. Fakat iç ulaşım biraz zorlayıcı, araç kiralamadan adayı keşfetmek güç. Petra ise küçük ama huzurlu bir kasaba. Denizi ve gün batımıyla ruhu dinlendiriyor.


    🍂 Sakız

    Benim için bir sezon dışı keşifti. Kalabalıktan uzak, yerel halkla iç içe, sessiz sakin bir deneyim yaşadım. Turistik değil de yerel yaşamın içine karışmak isteyenler için birebir.


    🌊 Meis

    Küçücük ama büyüleyici. Meis Adası, özellikle Mavi Mağara ile unutulmaz bir deneyim yaşattı. Gitmesi kolay, etkisi büyük. “Az ve öz” bir tatil isteyenlere şiddetle tavsiye edilir.


    Sonuç?

    Yakın, ekonomik, huzurlu, kaliteli.
    Yunan Adaları hala en iyi kaçış rotalarımızdan biri.
    Bu yaz nereye gideceğini bilemeyenler için bir fikir olur belki.

    Yakında her bir adaya özel detaylı yazılar da burada olacak.
    Şimdilik bu genel bakışla açılışı yapalım istedim 🌿🇬🇷

  • Zorunlu Kalışlar ve Kendine Dönüş Çabası

    Hayat bazen kendi seçimlerimizden çok, başkalarının kararları ya da mecburiyetlerin gölgesinde şekilleniyor. Her şeyin kontrolümde olmadığı anlar çoğalınca, içimde bir sıkışma hissi beliriyor. Kendi tercihlerimle inşa etmek istediğim hayat, bir anda başkalarının kararlarının sonuçlarını taşımam gereken bir sahneye dönüşüyor.

    Bunlar benim seçmediğim yollar. Ama o yolların yorgunluğunu, sonucunu, hatta bazen yükünü taşımak zorunda kalıyorum. Bu his, zaman zaman beni aşağı çekiyor. Sanki ne yaparsam yapayım, kendi merkezime dönemeyecekmişim gibi… Oysa biliyorum ki, hayatta kalmak yetmez; yaşamak da gerekir.

    İşte bu yüzden, elimden geleni yapıyorum. Küçük de olsa her gün bir şeylere tutunmaya çalışıyorum. Yaşam sevincimi korumak, motivasyonumu diri tutmak için çabalıyorum. Çünkü en çok da kendime borçluyum: Kendime iyi bakmak, içimdeki sesi susturmamak…

    Bazen bu çaba yorucu oluyor, evet. Ama her “yeniden deneme” bir umut taşıyor içinde. Ve belki de gerçek özgürlük, kontrol edemediklerimize rağmen iç dünyamızı koruyabilmekte saklıdır.

    Yalnız değilsiniz…

    Herkes bir şeylerle uğraşıyor;

    Kimisi yüksek sesle konuşuyor,

    Kimisi sessizce içinde savaşıyor.

  • Prag’da 3 Gün: Büyüsü Hiç Geçmeyen Bir Şehir

    Ağustos 2018’de yaptığım Prag gezisi hâlâ aklımda. Üzerinden zaman geçse de o şehirde hissettiklerim, gördüklerim, tattıklarım o kadar yer etti ki… Belki de o yüzden yeniden gitmek istediğim şehirlerden biri oldu.


    ☀️ Yazın Prag: Kalabalık ama büyüleyici

    Prag’a 2018’in Ağustos ayında gittik. Yaz mevsimi olduğu için oldukça kalabalıktı ama kalabalık bile bu şehrin büyüsünü bozamadı.
    3 gün kaldık ve bu süre şehri tanımak için yeterliydi diyebilirim. Prag, yürüyerek gezilebilecek kadar kompakt ama her köşesi kendine has bir hikâye taşıyor.


    🏨 Konaklama ve ulaşım

    Şehrin merkezinde bir otelde kaldık (maalesef adını not etmemişim ama konumu çok avantajlıydı).
    Şehir içi ulaşımda neredeyse hiç toplu taşıma kullanmadık — her yeri yürüyerek keşfetmek çok daha keyifliydi.
    Adım başı bir sürprizle karşılaşma hissi Prag’da yürümeyi bir ayrıcalık haline getiriyor.


    🏰 Klasik Prag Rotaları

    Gezilecek yerler arasında:

    • Karl Köprüsü
    • Eski Şehir Meydanı
    • Astronomik Saat
    • Prag Kalesi
    • St. Vitus Katedrali

    Hepsi büyüleyiciydi ama bu kadarla sınırlı kalmadık. Sokak aralarına da daldık, Kafka’nın Prag’ını hissetmeye çalıştık. Şehrin sadece turistik yüzünü değil, daha lokal ve günlük hayatını da deneyimlemeye çalıştık.


    🍴 Tatlar ve sokak lezzetleri

    Prag’ta yeme içme deneyimi de çok özel. Meşhur sokak tatlısı Trdelník’i denedik (şekerli, tarçınlı, dondurmalı).
    Hem gözümüzü hem midemizi doyurdu.
    Ayrıca lokal tatlar sunan küçük restoranlar ve meydan etrafındaki tezgâhlar da oldukça keyifliydi.


    🖤 Şehirde en çok neyi sevdim?

    Avrupa’nın birçok şehrini gördüm ama Prag bambaşkaydı.
    Beni en çok etkileyen şey şu oldu: “Her şey olduğu gibi kalmıştı.”
    Şehirde öyle bir atmosfer vardı ki, sanki zaman durmuş gibiydi.
    Tarihi dokuya dokunulmamış, korunmuş, hissedilmiş… Bu da insanı bir kartpostalın içine düşmüş gibi hissettiriyor.


    💰 Pratik Bilgi:

    • Para birimi: Çek Kronu
    • Fiyatlar Euro bölgesine göre daha uygun
    • Şehir içi ulaşım: yürüyerek çok rahat yapılabiliyor
    • 3 günlük seyahat için ortalama harcama kontrol altında tutulabiliyor

    🎄 Bir de kışın görsem…

    Prag’da yazın büyüsünü yaşadım ama içimde bir ukde kaldı:
    Noel zamanı orada olmak.
    Sokaklar ışıl ışıl, sıcak şarap kokusu havada, tarihi meydan süslenmiş…
    Bir gün tekrar gitmek istiyorum — ama bu kez Aralık ayında.


    Prag, üzerinden yıllar geçse de bende izi kalan bir şehir oldu.
    Hem klasik Avrupa şehirlerinden çok farklı hem de kendi ruhu olan bir yer.
    Eğer hâlâ gitmediyseniz ve “bir Avrupa şehri göreyim ama klasik olmasın” diyorsanız → Prag sizi şaşırtmaz.

  • Bir Şehri İki Kez Keşfetmek: Milano Notlarım

    Bazı şehirler vardır, bir kez görmek yetmez. Hatta bana sorarsanız, hiçbir şehir bir kez giderek tamamlanmaz. Bu yüzden fırsatım oldukça sevdiğim yerlere tekrar gitmeye çalışıyorum.
    İşte Milano da benim için böyle bir şehir oldu.

    İki kez yolum Milano’ya düştü. Bu iki seyahatin arasında altı yıl vardı ve her ikisi de bana bambaşka bir Milano gösterdi.

    İlk Ziyaret: Turistin Gözüyle

    İlk seyahatimde doğal olarak şehrin en bilinen noktalarını gezmek istedim.
    Duomo di Milano’nun önünde uzun uzun durup detaylarını inceledim, Galleria Vittorio Emanuele II’de bir kahve molası verdim.
    Castello Sforzesco’yu gezip şehrin tarihi katmanlarını keşfettim.
    O zamanlar daha çok ilk kez gelen bir turist gözüyle bakıyordum Milano’ya ve şehrin daha lokal yaşamına dair pek fikrim yoktu. Zaten çoğu zaman ilk gidiş böyle olur; insan önce “klasikleri” görmek ister.

    İkinci Ziyaret: Şehrin Ruhunu Keşfetmek

    İkinci ziyaretimde ise farklı bir niyetim vardı.
    Artık Milano’nun turistik yüzünü görmüştüm ve bu kez daha çok şehrin ruhunu keşfetmek istiyordum.
    O yüzden rotamı Navigli, Brera ve Quadrilatero d’Oro gibi bölgelere çevirdim.

    Navigli’de kanallar boyunca yürürken kentin bohem enerjisini hissettim. Akşam saatlerinde burada dolaşmak, kanalların çevresindeki küçük kafelerde oturmak inanılmaz keyifliydi.

    Ama beni en çok etkileyen yer Brera oldu.
    Dar sokakları, sanat galerileri, butik dükkanları ve o kendine özgü atmosferiyle Milano’nun kalbini burada hissettim.
    Saatlerce sokaklarında yürüdüm, kendimi kaybettim diyebilirim. “İyi ki bu şehre bir kez daha gelmişim.”

    Quadrilatero d’Oro ise Milano’nun stil ve moda yüzünü görmek için harika bir bölgeydi. Şık şıkıdım giyinmiş, özenli ve zarif insanlar arasında yürümek, bu bölgenin kendine özgü atmosferini daha da hissettirdi. İtalya’da stilin günlük hayatın bir parçası olduğunu burada bir kez daha görmüş oldum.

    Bir Kez Yetmez(yetmedi)

    Bu iki ziyaret bana bir kere daha gösterdi ki bir şehri bir kez görmek çoğu zaman yeterli değil.
    İlk gidişte insan daha çok “yüzeyde” kalıyor, klasik duraklara odaklanıyor.
    Ancak ikinci ve sonraki ziyaretlerde o şehrin ruhunu, detaylarını, yaşanmışlığını hissetmeye başlıyorsunuz.
    O yüzden eğer imkanınız olursa sevdiğiniz yerlere tekrar gitmekten çekinmeyin. Çünkü her dönüş, yeni bir keşif demek.

  • 8 Günde Kuzey İtalya: Bologna’dan Venedik’e Unutulmaz Bir Yolculuk 🇮🇹

    2018 Kışında yaptığım 8 günlük Kuzey İtalya gezisi hâlâ aklımda… Hem şehirlerin ruhu, hem sokak lezzetleri, hem de İtalyan yaşam tarzı beni bambaşka bir dünyaya çekmişti. Bu yazıda sizlere o güzel rotayı paylaşmak istiyorum. Belki bir gün siz de bavulunuzu kapıp bu güzergâha çıkarsınız!

    1–3. Gün: Bologna – Kırmızı Tuğlaların Şehri

    İtalya’ya ayak bastığım ilk şehir Bologna oldu. Bence Kuzey İtalya’nın en underrated şehirlerinden biri. Şehir, kırmızı tuğlalı binalarıyla ve sonsuz sütunlu sokaklarıyla büyüleyici bir ambiyansa sahip. İlk gün şehri yürüyerek keşfettim: Piazza Maggiore, Neptün Çeşmesi ve meşhur İkiz Kuleler (Due Torri) beni hemen etkiledi.
    Yemek demişken… Bologna’nın neden gastronomi başkenti olduğunu orada anladım. “tagliatelle al ragù” (bizim bildiğimiz bolonez sosun orijinali!) Buradan çıkıyor.

    4.Gün: Floransa’ya Günübirlik Kaçamak

    Bologna’dan trenle sadece 40 dakika uzaklıkta olan Floransa’ya bir günümü ayırdım. Tek kelimeyle: Sanatın kalbi!
    Duomo, Ponte Vecchio, Uffizi GalerisiTabii hepsine bir günde yetişmek imkânsız ama şehir öyle güzel ki sokaklarda kaybolmak bile başlı başına bir deneyim. Havanın güzel olduğu bir günde Arno Nehri kıyısında yürümek terapi gibi.

    5.Gün: Parma – Sessiz, Lezzetli ve Şık

    Bologna’dan sonraki durağım Parma’ydı. Burada sadece 1 gece kaldım ama şehrin huzuru hâlâ aklımda.
    Küçük ama zarif bir şehir. Sokakları çok sakin, insanı dinlendiriyor. Tabii ki buradayken “Parmesan” peyniri yemeden dönmek olmazdı. Kendi memleketinde çok başka.

    6–7. Gün: Milano – Moda, Kalabalık ve Katedraller

    Milano’ya ilk adım attığımda hemen o şehirli enerji çarptı. Daha modern, daha hızlı ama bir o kadar da etkileyici.
    Duomo di Milano’nun önünde saatlerce oturabilirim. Terasına çıkıp şehri yukarıdan izlemek çok etkileyici. Galleria Vittorio Emanuele II’de vitrin gezmesi bile insanı mutlu ediyor. İkinci günümü Navigli bölgesine ayırdım, akşamları ayrı güzel oluyor. Kanal kenarında oturup bir “aperitivo” yapmak burada yapılması gerekenlerden.

    8. Gün: Venedik – Masal Gibi Bir Final ve Renkli Adalar

    Son durak Venedik’ti ve bu şehre 2 gece ayırdım. Şehre ayak bastığım an rüya gibi hissettirdi. Labirent gibi dar sokaklar, köprüler ve elbette gondollar…
    San Marco Meydanı’nda bir kahve içmek, Rialto Köprüsü’nden şehre bakmak, gündüzü ayrı gecesi ayrı güzel.

    Venedik’te geçirdiğim günlerden birinde, meşhur Burano ve Murano adalarını ziyaret ettim. Burano, rengârenk evleriyle tam bir fotoğraf cenneti. Sokaklarda yürürken sanki kartpostallardan fırlamış gibiydi her şey. Murano ise cam işçiliğinin kalbi; adada cam atölyelerini gezip, nasıl cam sanatının yapıldığını görmek büyüleyiciydi. Bu iki ada, Venedik’in büyüsünü daha da artırıyor ve kesinlikle kaçırılmaması gereken deneyimler arasında.

    Venedik, bu tatilin masal kapanışı oldu diyebilirim.

    Bu Geziye Dair Küçük Notlar:
    • Ulaşım için İtalya’da tren ağı gerçekten çok pratik ve dakik.

    • Mayıs veya Eylül gibi sezon dışı zamanlar bence bu rota için ideal.(ben kasım ayında oradaydım venedik rüzgar açısından zorladı.)
    • yürüyüşe uygun ayakkabılar şart! 😄

    Bu rota bana hem şehir hayatını hem de sakinliği aynı tatilde yaşama fırsatı sundu. Şimdi geriye dönüp baktığımda, 8 günde ne kadar dolu dolu gezdiğimi fark ediyorum. Eğer Kuzey İtalya planı yapıyorsanız, bu rotayı kesinlikle öneririm!

  • Gösterişli Hiçlik

    Bilmiyorum sana da oluyor mu ama ben artık dışarıda bir yerlere gitmek istemiyorum. Ne bir kafeye oturmak, ne de bir restoranda yemek yemek beni mutlu ediyor. Aksine, bir yere gittiğimde kendimi sıkışmış, yabancı ve hatta zaman zaman iğrenmiş hissediyorum.

    Yeni Türkiye’nin bu gösterişli yüzü.. ışıltılı tabakları, abartılmış hizmet anlayışı, sırf fotoğraf çekilsin diye tasarlanmış cafeleri ve restoranları beni çok yoruyor. Her şey fazla… Her şey sahte… Ve her şey, göstermek için var. Yemek yemek bir ihtiyaç olmaktan çıkmış, adeta bir vitrin yarışına dönüşmüş. Herkes bir şeyin peşinde ama o şeyin ne olduğunu kimse bilmiyor gibi. Belki de sadece “geride kalmama” duygusu… Belki de sırf paylaşmak zorunda hissettikleri bir “an” yaratma çabası.

    Ben artık bu oyunun bir parçası olmak istemiyorum. Dışarıda sosyalleşmek bir zorunluluk gibi sunuluyor. Evde kalmak, sakin olmak, kendinle kalmak neredeyse ayıplanan bir şey haline geldi. Herkes dışarıda, herkes meşgul, herkes “çok yoğun” ama kimse gerçekten iyi değil. Kimse gerçek değil.

    Bana göre yemek dediğin şeyin bir ruhu olmalı. İnsan içini ısıtan bir çorba gibi olmalı mesela; içinde samimiyet olmalı, paylaşım olmalı, doğal bir şey olmalı. Ama artık sadece “şekil” önemli. İnsan sıcaklığı değil, tabaktaki ışıltı konuşuluyor.

    Bu dünyada kendi yerimi arıyorum. Gösterişe tokum. Sadece gerçek olana ihtiyacım var. Belki daha az ama daha sahici, belki daha sade ama daha huzurlu…

    Sen de bazen böyle hissediyor musun?

  • Hayat

    Şimdi size herkesin söylediği, hayatla ilgili en basit tanımı yapacağım.

    “Hayat Bi’ Gün O da Bugün”

    Geçmişe dönüp baktığımda her anı bir kaygı ile hatırlıyorum.
    Okulda başarılı olayım, mutlu olduğum, iyi kazandığım bir işim olsun, annem ve babam sağlıkla uzun yıllar benimle olsun.. İnsan her şeyin tıkırında olmasını istiyor.

    10 yıl önceki halime dönüp bakıyorum..

    20’li yaşların ortalarında hayata bakış daha çoşkulu, tüm hücreler cahil cesaretiyle donanmış, “her şeyi yapabilirim” yeaa diye düşünüyorsun ama her şeyiii imkansız yok gibi bünyede… Hah, bu sırada o kaygılar giriyor damarlara ve size hiçbir şey yaptırmıyor. Ufak ufak konfor alanı yaratıyorsun, her şey kontrolüm altında, güven içinde yaşayayım ya diyorsun. Sonra bir bakıyorsun, 10 yıl geçmiş; o gözü kara kara yapacağım, edeceğim dediğin hiçbir şeyi yapamamışsın…

    Hala geç değil ya, ben bunu 30’larda fark ettim. Yeniden atıyoruz adımları işte… Şimdi öyle gözü kara yaparım ederim yok; huzuru stabil kılalım hayatta yeter Türkiye’de yaşıyoruz, biliyorsunuz, pek çaba gerektiren bir konu..